replika telefon ve ortacag felsefelerim


replika telefon ve ortacag felsefelerim sizlere yine bir gün daha güzel bilgileri yazan replika telefon diyorki YAHUDİ FİLOZOFLAR. - M. Eisler, VorJesungen üter die jüdischen Philosophen des Mittelal-ters, 3 cilt, 1870, 1876, 1884. - D. Neumark, Geschichle der Jüdischen Philosophie des MUtelalters nach Problemen dargestellt, 2 cilt, 1907, 1910. - J. Husik, A History of Medieval Jemsh Philo-sophy, New York, 1916 (Kaynakça, s. 433-437).
ISAAC ISRAELI. - Opera omnia Ysaac, Lugduni, 1515. - J. T. MuckIe, Isaac Israeli Liber de Deji-ııicionibus, in Archives d’histoire doclrinale et litt^raire du moyen âge, c. XI (1937-1938), s. 299 340.

SAADİA. - Jac. GUTTMANN, Die Religionsphilosophie des Saadia, Göttingen, 1882. - M. Venturö La philosophie de Saadia Gaon, Paris, J. Vrin, 1934.
AVENCEBROL (İBN CEBROL). - Avencebrolis Fons Vitae, ex arabico in latinum translatus o johanne Hispano el Dominico Gundissalino, Mûnsıer i. Wertf., 1892-1895. - S. Munk, M^Iang de philosophie juive
XIII. yüzyılın felsefi ve teolojik gelişmesi, Batının Arap ve Yahudi felsefeleri ve hemen hemen aynı anda Aristoteles’in bilimsel, metafizik ve ahlak eserleri tarafından istila edilmesini izlemiştir. Demek ki çevirmenlerin eserleri, filozofların ve teologların eserlerinden önce gelmiş ve bunları hazırlamıştı. XII. yüzyılın ortalarından itibaren, 1125-1151 yılları arasında Tolede başpiskoposu olan Fransız Raymond de Sauvetat, Aristoteles, el-Farabî, Ibn Sina, Gazali ve Cebrol’ün eserlerinin çevirisini yaptırmış veya bunları teş\hk etmiştir. İlk çevirmenler arasında iki isim belirgindir; Çevirmen ve orijinal eserler yazarı, çoğu zaman Gondisalvi olarak zikredilen Dominucus Gun-dissalinus ve Ibn Davud (Avendeath, Avendauth). Aynı zamanda Jean d’Espagne adında birisine rastlamakta)nz; bu kişinin Jean de Tolede ve Jean de Seville’le aynı kişi olup olmadığını, hatta bu çeşitli isimlerin aslında Avendeath’a (Ibn Davud) işaret edip etmediğini bilmemekteyiz. Bu kişilerin çalışmaları zor koşullarda gerçekleşmekteydi. Aristoteles’in yazıları söz konusu olduğunda ellerindeki Arapça çe\hriler. Yunanca metnin Süryanice çevirisinden Arapçaya çevrilmişti; bunları Latinceye çe\hr-mek için, çoğu zaman bir Arabın veya Yahudinin vülger dilde harfiyen çeviri yapılması ve bu çevirinin de harfiyen Latinceye yeniden çevrilmesi gerekmekteydi. Biraz daha geç vakitte İtalya’da başlayan Aristoteles çevirileri bazen anlaşılmaz olmalarına rağmen, daha kullanışlı hale gelmişti.
Bu ilk çeviriler yine de rollerini yerine getirmişlerdi.replika telefon Örneğin Gerard de Cremone (ölüm 1187), Arapçadan Themistius’un yorumuyla birlikte ikinci Analitikler, De natu-ralıs auditu iDoğayı Dinleme Üzerine](Phizik), De caelo et mundo [Yeryüzü ve Gökyüzı Üzerine], De generatione et coruptione [Oluşum ve Bozulma Üzerine] ve Meteorlar’ı (ki lap, i-iıı) çevirmiştir. Bunun dışında Nedenler Kitabı’nın Latince

XIII YÜZYILDA YUNAN-ARAP ETKİSİ VE ÜNİVERSİTELERİN KURULMASI
yuz, bu olayın önemini biraz ileride göreceğiz. Bu eser, Proclus'un Elemenlatio ıheolo-gicfl’sından [Teolojinin öğeleri] yapılmış alıntılar derlemesidir, aynı zamanda bu eserin uzun zaman Aristoteles’in eseri olduğu zannedilmiştir. Bu eser, ortaçağda çoğu zaman Liber Aristotelis de expositione bonitatis purae veya daha kısaca Liber bonitalis pu-rae olarak zikredilmiştir. Ayrıca yanlış olarak Aristoteles’e atfedilen bilimsel e.serlerı çeviren Toledeli çevirmen Ingiliz Alfred de Sarashel (Alfredus Anglicus) ve onun gibi İngiliz olan Daniel de Morley’le de karşılaşmaktayız. Derin etkiler bırakan Toledolu çeviriler, daha çok Arap ve Yahudi filozofların orijinal eserlerinin çevirileri olmuştur. Ibn Sina’nın eserleri şu kişiler tarafından çevrilmiştir: Mantık kitabı Johannes Hispa-nus tarafından; daha sonra Fizik (Sujficientia), Yeryüzü ve Gökyüzü Üzerine, ruh incelemesi (Liber sextum naluralium [Doğaya Dair Altı Kitap]) ve Metafizik, Jean d’Espagne ve Yahudi Salomon’un yardımıyla Dominicus Gundissalinus tarafından. Aynı çevirmenler Gazali’nin (Algazel) Mantık, Fizik ve Metafizik'ini ve Cebrol’un (Avencebrol) Hayatın Kaynağı adlı eserini çevirmiştir; Jean d’Espagne, ortaçağ okurları tarafından Süryani hekim Costa ben Luca’ya (Constabulinus) atfedilen, fakat ona ait olduğu kesin olmayan De dijferentia spiritus et animae [Ruh ve Tin Arasındaki Ayrını Üzerine] adlı eseri çevirmiştir; Gerard de Cremone, el-Kındî’nin çeşitli incelemelerini (özellikle De inlellectu [Akıl Üzerine] ve De quinque essentiis’i [Beş öz Üzerine] ) çevirmiştir; bu çe\i-riler bir sonraki yüzyıl üzerinde derin, uzun süreli ve hemen hemen homojen bir etki yaratmıştır. Bu yazılar sayesinde Batı’ya ulaşan, Arapların Aristoteles’iydi, yani büyük ölçüde yeni-Platonculaştırılmış bir Aristoteles’ti, hatta Nedenler Kitabı’nda Proc-lus ve Plotinus’un yeni-Platonculuğu hâkimdi.
Daha önce de söylediğimiz gibi Proclus’un Teoloji öğeleri adlı eserinden alıntılanan Nedenler Kitabını oluşturan otuz iki önerme, XIII. yüzyılın filozofları ve teologları üzerinde büyük bir etki bırakmıştır. Bu eser, birinci nedenden yola çıkarak nedenlerin hiyerarşik düzeni hakkında sistematik bir plana sahip olmayan bir çeşit incelemedir. Bütün diğer nedenlerin nedeni, hatta bunların nedenselliklerinin nedeni olan bu Birinci Neden, ezelden daha önce gelir; çünkü o varlığın kendisinden ve dolayısıyla idrak edilebilirden önce gelmektedir. Demek ki onu tanımak imkânsızdır, fakat ona İyilik denir, çünkü her şeyin ileri geldiği verimliliktir ve ona Bir denir, çünkü varlığın ve şekillerin ötesindeki tek nedendir. Bu anlamda geride kalan her şeyden tamamen farklıdır; çünkü bu ilk neden olmayan her şey çokluktur ve dolayısıyla Bir değildir. Varlık, ilk neden olunmuşla birlikte ortaya çıkar. Zaten bu yCızden ilk yaratılmış şeyin varlık olduğu söylenir. Bu ilk varlık, saf Akıl’dır; demek ki o basittir, fakat Bir değildir, çünkü basitliği içinde idrak edilebilir şekillerinin tümünü kapsamak-
tılmış Idealar tezini savunanlar için bu öğreti güçlü bir destekti. Gerçekten de buracia Bir ezelilikten önce gelir, oysa Idealar, Bir’den sonra ve varlıkla aynı anda ortaya ç,, karlar. Birinci Aklın bu idrak edilebilir verimliliğini, şekillerle doludur diyerek ifade ederiz. Birinci akıl için geçerli olan şey onun neden olduğu diğer her şey için de ge. çerlidir; omnis intellegentia plena estformis. ilk akıllar tarafından neden olunmuş şekiller de ruhları meydana getirirler; bu ruhlar arasında daha alt düzeyden akledilir varlık olan, bununla beraber akletme sayesinde kendi özlerini doğrudan kavrayan Akılların ayrıcalığına sahip insan ruhu da bulunur. Kendileri de ebedi oldukları için ebedi şeyleri bilebilen her Akıl ve her akıllı ruh, kendi içinde algılanırlara sahiptirler, çünkü bunların şekilleriyle doludurlar. Böylece varolan her şey gerçek tek yaratıcı neden olarak Bire bağlıdırlar; bütün bunlar, Bir’in nedenselliği sayesinde neden olan Akıllar ve akledilir şekiller derecesi aracılığıyla türemektedirler; Bir’in etkililiği aslında bir yaratılıştan çok bir “bilgi”dir.
Bu yeni-Platoncu atılıma maruz kalan ve bunun şokuyla alt üstolan ilk kişi, Tole-de’in önemli çevirmenlerinden Gundissalimus olmuştur. Bıraktığı kişisel eserler, bunun izini taşımaktadır. De divisione philosophiae’si iFehefenin Bölümlenmesi Üzerine] bir çeşit felsefeye giriştir; ilk kez bu eserde bilimlerin sınıflandırılmasında erken ortaçağın Quadrivium’una Aristoteles’in yazılarıyla varlıkları ortaya çıkan fizik, psikoloji, metafizik, siyaset ve ekonomi eklenmiştir. Daha büyük bir önem taşıyan eseri ise De proccssione mundi’dir [Dünyanın Oluşumu Üzerine], Gundissalinus, burada yaratılış sorununu bir Hıristiyan olarak yorumlamaya çalışmış, fakat bunu Cebrol’un Hayatın Kaynağı adlı eserini ve Ibn Sina’nın Metajîzik'ini çevirmiş birisi olarak tasvir etmiştir.replika telefon De immortalitate animae'si [Ruhun ölümsüzlüğü Üzerine] yine Ibn Sina’dan ilham almıştır; Guillaume d’Avergne bunu tekrar ele almakta hiç tereddüt etmemiş ve böylece çeşitli Platoncu etkiler Birlik Üzerine’nin oluşumuna eklenmiştir; bu eser derhal Boetius’a atfedilmiştir ve geçen yüzyılda bile onun eserleri arasında anılmaktaydı.
Gundissalinus’un kişisel eseri, Ibn Rüşi’ten önceki Arap ve Yahudi felsefelerine karşı Hıristiyanların ilk tepkileri hakkında çok kıymetli bir belgedir. Orada keşfettikleri dünya hem yeni hem de bildikti. Bunun yapısını öngörememişlerdi ama anahtarına sahipliler. Chalcidius, Boetius, Dionysos, Eriugena, Thierry de Chartres, Gilbert de la Porree, kendi çevirilerinin açığa çıkarttıkları kozmogonileri yöneten aynı Pla-.oncu ilkeleri temel almışlardı. Gundissalinus’un De unitate [Birlik Üzerine] eserini 3oetius’un eseri olarak algılanmasına neden olan yanlış, bu açıdan bilgilendiricidir. 3u hata ciddidir, çünkü bu
yanlış felsefi bir saçmalık değildir, çünkü bu incelemenin gelişmesine yön veren ifadeler, Boetius’ian gelmekle, hatla Boetius’tan öle Plotinus’a varmaktadır, ki Cebrol ve İbn Sina da başka yollarlar Plotinus’tan itibaren ilerlemişlerdi: Unitas est qua unaquaeque res una est, et est id quod est\ veya quidquid est quia unum est; veya omnis esse ex forma est; bütün bu ifadeler, bu tezleri kendi mallan gibi sahiplenmek ve özümsemek için Arap kozmogonilerini bekleyen Hıristiyan ya da başka uygarlıklara ait bütün Platoncularm ortak tezidir.
Bu tür öğretisel duruşları “teolojik külliyat" ifadesiyle adlandırma önerilmiştir. Çünkü başka öğretisel duruşlar da mevcuttur ve belki de, ortaçağ düşünceler tarihinin gelişmesi, bu duruşların tasvir edilip sınıflandırılmasına bağlıdır. Bunların her biri, “bir külliyat gibidir, çünkü birçok öğretisel akımın kavşağında belirmektedir: Dolayısıyla birkaç kaynağa sahiptirler. Tek genel bir sezginin içinde birkaç temel teolojik tezi birleştirdikleri için de külliyat özelliği taşırlar.” (M. H. Vicaire). Belki de bu yüzden tanımlanmaktan çok tasvir edilen bu tür duruşları, onları basitleştirerek ihanet etmeyecek bir ifadeyle anlatmakla güçlük çekmekteyiz. Zaten bu fikir organizmaları arasında, ara şekiller ve halta iletişimler eksik değildi. Hiçbir birey türünün bütününü ifade etmez, fakat bir sınıflandırma ve açıklama ilkesi olarak zihinde o türün bir tipini bulundurmak faydasız değildir. Örneğin Platoncu Ousia metafiziğinin, bir -grup Hıristiyan teologun Hıristiyanlıklarını düşünmesinde yönlendirici ilke işini gördüğü ve Aziz Augusiinus’un da Latin âleminde bunların ataları olduğu kesindir. Başkaları ise daha çok Plotinusçu Bir metafiziğini kullanmışlardır ve tekniklerini daha çok Boetius’tan almışlardır. Platonculuklar arasında iletişim olduğu için gruplar arasındaki değiş tokuşlar da az değildir; aynı zamanda aralarındaki farkları görebilmek bir ilerleme olur. Gundissalinus’un eserleri, daha çok Birlik Üzerine külliyatına aittir ve başkaları da ona katılacak ya da hem farklı hem bağlantılı gruplar oluşturacaklardı.
Ispanya’dan gelen bu ilk Arap atılımı, daha çok batinler tarafından bilinen el-Fa-rabî, Ibn Sina ve Gazali yönünde gerçekleşmiştir. Daha önce de gördüğümüz gibi, bu filozofların eserleri, büyük ölçüde yeni-Platonculaştırılmış bir Arisiotelesçi öğretiyi barındırmaktaydılar. Batılı Latinlerin bu öğretiden ilk alıp kullandıkları şey, ayaltı âleminin ve insanın bağlı oldukları Faal Akla varıncaya dek ayrı Akılların ve kürelerin Tanrı’dan itibaren südurunu tasvir eden kozmogoni olmuştur. XII. yüzyılın kopuk kopuk Platonculuğu, sonunda kendi görüşlerini daha belirgin kılan ve bilimsel bir sağlamlık veren dünya sistemini burada bulmuştu. Ibn Sina, Hırisliyanlar tarafından hemen başarılı bir şekilde benimsenmişti; öyle ki XII. yüzyılın sonu bir “Latin
İbn Sinacılık’'tan bahsedilmektedir. Ama bu ifade tamamen do^ı u değildir. XIV yılda “İbn Rûştçüler” olacaktı, yani İbn Rüşt’ün öğrelisiııııı bütününü felsefi hakika tin bizzat kendisi olarak kabul edecek filozoflar olacaktı. Bilgimizin şu anki haliyk XII. yüzyılda İbn Sina’yı sonuna kadar izleyen tek bir Hıristiyan filozofun adını zikre-demeyiz. Çünkü bu kozmogoninin sonunu kabul etmek bir Hıristiyan için zordu. Bl-Farabî ve İbn Sina, ayrı bir Faal Aklın varolduğunu, bunun bütün insanlar için ortak olduğunu ve bunun bireylerin bilgisinin kaynağı ve gayesi olduğunu savunmaktaydılar. Hıristiyanlar ya Tanrı’ya kadar varmak için bu aklın ötesine geçmek durumundaydılar ya da bunu Tanrı’yla bir tutmalıydılar. Her ikisini de denediler.
XII. yüzyılın üçüncü çeyreğinde, bilinen Platonculuklarla -Augustinus, Dionysos Areopagos, Chalcidius, Boetius, Johannes Scotus Eriugena ve başkaları ile- İbn Sina’nın öğretisinin karıştığı tuhaf eserlerin ortaya çıktığını görmekteyiz. Örneğin kesin olmamakla birlikte genelde Gundissalinus’a atfedilen Ruh Ûzcnne. Bu eser İbn Sina’nın Latince çe\nrisi Doğa Üzerine Altı Kitap’ından tam anlamıyla alıntılanmış metinlerin derlemesidir. İbn Sinacı psikolojinin bu özeti sadık bir biçimde modelini izlemektedir; aynı zamanda bu metne Hıristiyan hekim Costa ben Luca’ya (skolastiklerin Constabulinus’u 864-923) atfedilen De differentia spiritus et animae (Ruh ve Tin Arasındaki Ayrım Üzerine] gibi başka kaynaklardan alınmış kavramlar da ilave edilmiştir. İbn Sina’nın ruhun ölümsüzlüğü ispatı ona son derece uygun gelmişti; hatta ruhların idrak edilebilir güneşi olan ayrı bir Faal Aklın varlığını hiç itiraz etmeden kabul etmiştir; fakat buraya vardıktan sonra Hıristiyan Tann’ya ulaşmak için İbn Sinacı Âlemin çatısını delmesi gerekmiştir. Boetius olarak zikrettiği Chalcidius’tan mistik hikmetin kaynağı olan intelligentia öğretisini almıştır; bu örnek de onun için Aziz Pav-lus’un üçüncü gökteki hayranlığı gibidir. Ruh Üzerine’nin maddi içeriği bile sorunun niteliği hakkında açıklayıcıdır. Metnin bir başından bir başına, yazarın hangi Arap kaynağından sayfaları intihal ettiği çok rahat ortaya konabilir; ancak sonuncu bölümde bu yöntem geçerliliğini yitirmektedir. Bu incelemenin yazarı kim olmuş olursa olsun son bölümü kendisi yazmak durumunda kalmıştır ve bu kez bunu yaparken hepsi de Hıristiyan yazarlar olan Chalcidius, Boetius, Aziz Bernard ve Isaac Slella’dan ilham almıştır. Burada daha önce bahsi geçenden biraz farklı bir teolojik “külliyat’’ın oluştuğunu görmekteyiz; bu eserde birbiriyle bütünleşme şeklindeki doğal Platoncu-luk eğilimi, İbn Sina’nın psikolojisinin Hıristiyanın mistik vecdiyle taçlanmasını sağlamıştır.
Bu Platoncu seçici yakınlaşma örneklerinden biri de pek tuhaf olan Liber Avken-nae in primis et secundis subsiantiis veya daha kısaca De fluxıı eııtis’tir 1 Varlığın Akış
XIII. YÜZYILDA YUNAN-ARAP ETKİSİ VE ÜNİVERSİTELERİN KÜRÜLMASI
Üzerine]. Bu eserin Ibn Sina’ya ait olmadığı kuşku götürmez; çünkü derlemenin yazan her ne kadar Arap filozoftan da yararlanmış olsa da. aslında Aziz Augustinus, Di-onysos Aeropagos, Niksarlı Gregorios ve Johannes Scotus Eriugena’dan alınmış parçalara Ibn Sina’ya ait parçaları kabaca eklemiştir. Kimliği bilinmeyen derlemeci Johannes Scotus Eriugena’dan teofaniler, ilahi İdealann göreli ortak ezeliligi, bunların Tanrı tarafından yaratılışları, Tann’mn kendisi tarafından Idealarda yaratılması ve cismin gayri-cismani unsurlarına indirgenmesi öğretilerini almıştır. Ibn Sina’ya gelince, De Flujcu entis’in [Varlığın Akışı Üzerine] yazarı, ondan, kozmogonisinin temel görüşlerini, yani ayrı Akılların südur sistemini. Birinci Akıldan ayaltı âlemine ve beşeri ruhlara kadar her birinden meydana gelen gökkubbenin cismini ve ruhunu almıştır. Bu derleme Gundissalinus’a atfedilmiştir; aslında yanlış bir Gundissalinus’a ait olabilir. Bu eser hakkında “bir Latin Ibn Sinacılığından” bahsedebilir miyiz? Bu ifade. Varlığın Akışı Üzerine’nin] büyük ölçüde Ibn Sina’nın etkisinde kaldığı anlamına gelmekteyse, bu görüş geçerlidir. Fakat yazarının, “Latin Ibn Rüştçülüğünün’’ Ibn Rüşt’ü kabul etmesi gibi Ibn Sina’nın öğretisini sadece kabul ettiği anlamında bu ifade yanlış anlamaya yol açabilir. Bu derlemeci, Ibn Sina’nın burada söyledikleri, Eriugena, Di-onysos ve Aziz Augustinus gibi Hıristiyanların söylediklerini tamamladığı için Ibn Sina’ya bağlı kalmıştır. Augustinus’un Soliloquia’larındaki [fç Konuşmalar] aydınlatıcı Tanrı’nın, idrak edilebilir şekilleri bize dışarıdan gelen (extrinsecus), Ibn Sina’nın Faal Aklı ile özdeşleştirildigi doğrudur; fakat bunun tersinin doğru olduğunu da söyleyebiliriz. XIII. yüzyılda birçok kez, Ibn Sina noetikosunun Aziz Augustinus noetikosu-na bağlı olduğuna rastlamaktayız; bunu da olgunun karmaşıklığına daha saygılı bir ifadeyle “Ibn Sinalaşmış Augustinusçuluk” olarak adlandırılmıştır.
Hangi isimle anılırsa anılsın durum değişmemektedir: Hıristiyan düşüncesi, Arap atılımının gücü altında önce eğilmiş, felsefe bağlamında boğulduktan sonra Kitab-ı Mukaddes’in yaratılış öğretisi, Tanrı’dan itibaren “alemin kalabalığının’’ zengin metafiziği altında yok olmuştur. Hangi ölçüde bu aynı etkilerin, Hıristiyan ortamında oluşan. bu kez açıkça abartılı olan, bazı öğretilerin meydana çıkmasından sorumlu olduğunu kestirmek zordur. Belki de bunun uzun zaman gizli kalmış olasılıkların Arap metafiziğinin ortaya koyduğu sorunlara diyalektik yöntemin kararlı biçimde uygulanmasıyla açığa çıkıp gelişmesi olarak görmek gerekir.replika telefon Bu öğretileri çok kısa parçalar sayesinde bilmekteyiz, hatta Amaury de Bene’in öğretisinde olduğu gibi suçlu bulunduğu için çıkartılmış önermeler ve bunların çürütülmesi sayesinde bilmekteyiz. Bunların iç düzenini bilmemekteyiz ve bunları asıl halleriyle görebilmemiz imkânsızdır, fakat dönemlerine özgü oldukları için de onları görmezlikten gelemeyiz.
Paris’te mantık ve teoloji hocası olan Amaüry de Böne (Chartres piskopos^) (ölüm 1206 veya 1207), hayattayken tehlikeli tezler öğretmekle suçlanmıştır. Öğretiş,, nin resmi olarak ilk kez suçlu bulunması 1210 tarihinde vuku bulmuştur. O zamanlar öğretileri Kilise tarafından sansür edilen bir grup “Amaury’ci” (amauriciani) bulunmaktaydı. Henri de Suse’ün (Ostiensis) bir şerhine göre Amaury, Tann’nın her şey olduğunu (dixit quod Deus erat omnia) vaaz etmiştir. O dönemde Eriugena veya Diony-sos’un Tanrı esse omnium’dur ifadesinin yeniden etkili hale geldiğini hatırlarsak bu iddia oldukça akla yakın görünmektedir. Aziz Bernard gibi esse causale anlamında bunu anlarsak hiçbir sorun kalmaz, ancak Tann’nın varlığının öz itibariyle eşyanın varlığıyla aynı olduğunu anlarsak kendimizi panteizmin tam ortasında buluruz. Amaury’nin bunları nasıl anladığını bilmemekteyiz, fakat bunu ikinci anlamda anladığı için suçlu bulunan Eriugena gibi onun da suçlu bulunduğundan haberdarız. Aslında ona ait olduğu söylenen argümanlar, XII. yüzyılın “diyalektikçilerinin” argümanlarına çok benzemektedir; kıyas yoluyla dogmalar hakkında kanıtlama yapmış ve elde edilen sonuçlar karşısında şaşkın kalmıştır. Aziz Pavlus et erit Deus omnia in om-nibus demiştir; kanıtlarsak şunu elde ederiz: Tanrı değişmezdir, demek ki o şimdiden olacağı gibidir; demek ki o şimdiden varolan her şeydir. Aziz Yuhanna Tanrı için quod factum est in ipso vitra erat demiştir; ispatlayalım: Tann’da olan her şey Tanrı’dır, ancak Tanrı'nm yaptığı her şey kendisinde hayattır, demek ki Tanrı, yaşayan her şeydir. Bu sonucu de unitate teziyle birleştiren Bernard adında bir Amaury’ci şu şekilde kanıtlama yapmıştır: Her şey birdir, çünkü varolan her şey Tann’dır; dolayısıyla varolan birisi olarak beni kimse yakamaz ya da ölüm cezasına çarptıramaz, çünkü varolan birisi olarak ben Tanrı’yım. Böylesi öğrencilerin tezleri, hatta kendisine atfedilen tezlerin içinden Amaury’nin gerçek düşüncesini görebilmekte zorlanmaktayız. Burada meiafizik-diyalektik paradokslar veya bazı anlamlarını kabul etmek durumunda olduğu sözel ölçüsüzlükler mi söz konusuydu, yoksa Amaury’nin gerçekten de Tanrı ile mahluku bir gördüğünü mü düşünmeliyiz? Bu konuda karar veremeyiz. Eriugena’ya ait teofaniler öğretisini kabul etmiş olması ve mutluluk keşfi olanağını insanın elinden almış olması suçlandığı panteizme karşı hiçbir şeyi kanıtlamaz, çünkü Eri-ugena’yı nasıl yorumladığını bilmemekteyiz ve Aziz Yuhanna ile Aziz Pavlus’u nasıl yorumladığını gördüğümüzde biraz kuşku duymakta haklıyız. Kesin olan tek şey. ifadeleri yanlış olarak suçlu bulunmuştur; ancak Katarlar ve Albililer tarafından alınıp kalabalıklara ulaştırılabileceği bir dönemde bu ifadelerin kullanımı tehlikeliydi. Yine ie şunu belirtmek ilgi çekici olabilir: Alberic de Trois-Fontaines 1225’de Chronique Vakayiname] adlı eserinde Eriugena’yı bu olayların sorumluluğundan kurtarmaya..replika telefon yazdı ve sundu..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder