bayan çantası modelleri ve tarih bilgileri4

 bayan çantası modelleri


bayan çantası modelleri ve tarih bilgileri4 evet arkadaslar bugün bayan çantası modelleri sizlere tarih bilgilerini sunuyor ve bayan çantası modelleri diyorki  Ahlakın “değer" yerine hukukî hükümlerde tecessüm ettirilen •erdem" uzenne bina edildiği bu geleneksel dunyagorüşunü Namık Kemal, Türkçeye çevrilen Pradier-Fodere’nin kitabının eleştirisi vesilesiyle net olarak ifade eder. Pradicr-Fodere, ahlakı “doğru ve vınlış {hak ve nâ-hak) ilmi” olarak tanımlar. Oysa Kemal’e göre “doğru ve yanhş", İslâm inancınca spekülasyon konusu değerlerden çok şer’i hükümlerdir, yani felsefî ahlakın değil, hukukun konusudur. Ahlak, nefsin anmnasına hizmet edecek, davranışlann öncelik ve üstünlüklerine, yani erdeme ilişkin birtakım felsefî tasavvurlardır. O, böylece geleneksel dünyagörüşü uyarınca “fazilet”in aracı o-larak “ahlak"ı, “adalet”in aracı olarak “hukuk”ta mütecessim görür.
Ona göre ahlak sayesinde doğm ve yanhşı öğrenmeye insanın g;ücü yetse İlâhî hukuka ihtiyacı kahr mıydı? Doğru ve yanhşı bildiren, ona göre, fdozoflann mülahazaları değil, dinî ilhamlar, yani vahiydir (Tansel 1967: IV/639). Doğru ve yanhşın İlâhî hukuk tarafından kesin tayini, insanları usandıran, boş spekülasyonlardan, şüphecilik batağından kurtarmakla kalmaz, aynı zamanda, sosyal düzen ve meşrûiyet için de sağlam bir temel sağlar. İlahî kökenli bir hukuk, yaratıhşı gereği hemcinslerinin yaptığı kânunlara uymaya, kula kulluğa tenezzül etmeyecek insanların itaatini çok daha iyi sağiar (Sungu 1940: 802).
Namık Kemal örneğinde görülen İslâm aydınlarının bu tutumuna karşıhk Hıristiyanlığın kurucusu Paul’un evrensel bir kurtuluş adına Yahudihğin karakteristiği saydığı ilâhı hukuku korumak yerine tabii hukukla uzlaşma arayışına girmesi, Hıristiyan aydınları da çetin, değerlerin keşfi teorik meselesiyle karşı karşıya bıraktı. Teodise probleminin daha da ağırlaştırdığı, orijinal hukukî temeli-
604 VVnı PtirmiiigmM
m ka\'bctmış bir dinin dünyayı sürdürmekte zorlanmasından kay nakianan meşnîıyet knzi, defterlerin keşti meselesinin spekûlaıyo^j bo^ılmasına yol açtı. Bu yiızden Humc’un açtıf^ı Çiğin ızley^^ Comte gibi pozitivıstler, kendi kendine işleyen “dünya makınesıV de yeri kalmayan mctafızikscl değerleri» objektiflik adına bılınnel araştırma alanından çıkararak olgular konumuna indirgedi.
Ahlakın teorik-değersel ve pratik-davranışsal boyutlarının birleştiği enifm kavramının parçalanmasıyla ortaya çıkan dfğn, Bent ham gibi fılo2toflar için “olmairyı ifade eden anlamsız bir kavram haline gelmişti (Shavv 1901, Himmeltarb 1995). Mutlak ahlaki değerleri öğretmesi beklenen Hıristiyanlığa ve sonuçta bir butun olarak dine inancın çözüldüğü bir asırda nihilizm ve anarşiyi onk* mek için y^ni bir ahlakın bulunmasına acil ihtiyaç vardı. Değerler bunalımı sonucu mutlak ahlak konusunda agnostik kalan Comte’ un hedefi, toplumsal düzeni sağlamak içi sağduyu ve bilime dayanarak konvansiyonel bir ahlak bulmaktı (Chadvvick 2000: 232-37).
Durkheim da onu izleyerek değerleri “ahlakî olgular” olarak bilimsel araştırma nesnesi haline getirdi. O, Ziya Gökalp’ın ma'fm vicdan deyimiyle dilimize çevirdiği colleetive comcience ile iyiyi kötüden ayırmak için insana verilmiş bir fakülte sayılan vicdam, şuura indirgedi; intihar olgusunu, beşeri davranışlara yön veren sübjektif saiklar, manevî değerler yerine anomi gibi gözlenebilir, nesnel toplumsal olgularla açıklamaya yöneldi. Epistemolojik mutlakıyetçilik anlamında Katolisizmi sürdüren Fransız pozitivizmine tepki, irade \ç. değerlerin nihaî belirleyiciliğini savunan Protestan Alman dün-V'asından geldi. Değerlerin temel sübjektifliğini savunan Nietzsehe ile tam aksine ekonomik temelde objektifliğini vurgulayan Manc’ın yanında Dilthey, Rickert, VVeber ve Habermas gibi Alman filozofları değer arayışını sürdürmüştür. Değerlerin normlarla ilişkisinin yeniden keşfi, postmodern entelektüel gündemin en önemli maddelerinden birini oluşturmaktadır 0oas 2000).
Batfda sekülerleşme sürecinde ortaya çıkan onto-teolojik knz, “değer” kavramının çoğullaşarak anlamını kaybetmesine yol aço. Günümüzde kullanılan “ahlakî değerler” tabiri, bir “galat-ı meşhur”
hır ana de-^crden $07 edilebilir f^uz^/lH.^ Uç Ibrahimî dinin Jc kabul cttı^ gibi, Allah, inhanı kendi suretinde {ımago Jfi), ah~ tfit-i takvim üzere yaratmıştı. “İslâm, huy güzelli^dir” (Müttakî 2004 111/9) hadisinin de belirttiği gibi, dinin ozünu oluşturan hukukun ve hukukun özunu oluşturan ahlakın gayesi, insanda bu yaratıhş {halk) ile huy (hulk) güzelliğini bütünleştirmekti. Platonik "şiirsel adalet" deyiminin de anlattığı gibi, adalet gibi di^cr ana dcj^rlcr, güzelliğin türeviydi (Sehvvartz 1987). Ancak Eflatun da oldu^ gibi geleneksel dünyada ve İslâm’da çağdaş estetik kavram-knvla “guzellık/çirkınlik” {hmn u kubh) olarak ifade edilen bu dc-jl^rler, büyüsünü kaybeden modern dünyada etik “iyilik/kotülük" kammlanyla ifade edilir hale gelmiştir (Harris 1930).
Değerler meselesi, Hıristiyanlığın yamnda evrenselleşme sürecinde teodise problemiyle karşı karşıya kalan İslâm gibi dinlerin aydınlarının gündemine de farklı bir şekilde geldi. Fiiller, güzel veya çirkin olduğu için mi yasaklanmakta veya cmredilmekte, yoksa tam tersine, yasaklandığı veya emredildiği için mi güzel ve çirkin olmaktadır?
Bu konuda İslâm’da iki ehl-i sünnet mezhebi Eş’ariye ve Mâtü-ridivc ile Mu’tezile olmak üzere başhea üç taraf vardır. Mâtüridiye, bu konuda karşıt kutupları teşkil eden Eş’ariye ile Mu’tezile arasında orta yolu temsil eder görünür. Allah’ın mutlak otoritesini esas alan Eş’ariyc nezdınde hüsn ü kubh^ emir ve yasaklar şeklindeki hükümlerin sonucudur; bir şey, bizzat değil, ancak İlâhî emir ve yasaklar üzerine güzel veya çirkin vasfını kazanır (İzmirli 1981: 72, Tehânevi 1998; 1/524-7). Bu yüzden ancak şâri’in hükmünü anlamaya araç olan akıl, mutlak alanına giren bu değerlerin mahiyetini belirleyemez. Metaflziksel alana ait olduğu için akılla kavranması
‘ Hakikat kavramının türediği ve aynı zamanda Ccnab-ı Hakk’ın ismini oluşturan Hakk^ ‘âlem-i emr veya makülât {intelligihle) denen âlemde, Husn İK 'ilcm-i halk veya mahsüsat (sentib/e) denen mevcut âlemde ana değerdir. Nitekim Arapçada iki harfi ortak (‘h-a) husn ile biss kelimeleri arasındaki iştikak da mabiuiat/duyMİAT âlemi denen dünyamızda hüsnün ana değer oldu-acıkma g;o«terir.
606 Yen t
mümkün olmav-an bu iki temel ahlakî de^er kategorisi, şâri’ tarat fmdan insanlara bildirilmiş, bunun dışında kalan talî dej^er ve hu kümlerin tavini ise, hayatta ortaya çıkacak durumları bu genfj standartlara uygulayacak müçtehitlere bırakılmıştı (Sava Paşa 1996 1/207).
Mu’tezilc nezdinde ise tam aksine hüsn u kubh, emir ve yasağın sebebidir, bir şey bizzat güzel veya çirkin olduğ;u için emredilir veya yasaklanır. Bunların güzelliğ;ine hükmeden akıldır, dolayısıyla guzcilik/çirkinlik değerleri şer’î öğreti olmaksızın doğrudan akılla da kavranabilir. Şeriat ise emredilen bazı şeylerde akla gizli, kapaL kalan güzelliği açığa vurarak daha iyi anlaşılmasını sağlar. Bu ıkı görüş arasında orta yolu temsil eden Mâtürîdiyc için de Mu’tczilc için olduğu gibi hüsn ü kubh^ emir ve yasağın sebebidir, bir şey bizzat güzel veya çirkin olduğu için emredilir veya yasaklanır. Ccnab-ı Hak, hikmet sahibi olarak haddizatında güzel olmayan bir şeyi emretmeyeceğinden bu değerler, akılla kavranabilir. Ancak Mâtü-ridîliğin Mu’tczilcden ayrıldığı nokta şudur ki, akıl, ancak şer’in bildirmesinden sonra hükümlerin arkasındaki değerleri kavrayabilir, dolayısıyla bunların güzellik veya çirkinliğine doğrudan hükme-demez; çünkü hükümleri koyan Cenab-ı Hak’tır, akıl, bunlann âhirete uzanan sonuçlarını kestiremez (Bilmen 1967: 1/55).
Abduh’un ilgili görüşlerini daha iyi anlamak için hüsn ü kubh kavTammı biraz daha açmak gerekir. Hayatın karmaşıklığını daha tam yansıtmak için hukuk usulünde “güzel ve çirkin” fiiller li-ayni-hi (kendinden, intrinsic) ve li-gayrihi (dışından, fxtrinsic) olarak iki ana kategoriye ve bunlar da kendi içinde ikişer alt-kategoriye ayrılmıştır. Bu tür bir ayırım, eski çağlardan beri ahlak teorisinde yer alır (Picard 1939). Önce “kendinden güzel” fiiller “hakikaten ve hükmen güzel” olarak ikiye ayrılır. Örneğin Allah’a iman, dışından güzele hiç benzemeyen, hakikaten kendinden güzel bir fiildir. Diğeri, dışından güzele benzeyen, “hükmen kendinden güzerdir. Örneğin, oruç, normalde insanı zorladığından dolayı çirkin göründüğü halde olumlu bir amaca yönelik olarak şâri’in hükmüyle güzel vasfını kazanmıştır. 
bayan çantası modelleri sundu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder